Her hal tercümesi bir müdafaanamedir. Kendimizi tanımak irfanın varabileceği en yüksek merhale.
Bu Ülke
·12 quotes
İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur, doğar, yaşar,ölür. Tarih yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık. Fert cemiyetle kaynaştığı zaman tarih yoktur.
Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira, o yarinki veya dünkü veya ötekilerdeki bir cemiyete bağlı, kendi cemiyetinin değil.
Kitap da kültür de bütün sevgililer gibi kıskanç, koparıyor insanı, realiteden koparıyor. Ama asıl realite onlar değil mi? Yahut realitenin kalan parçası. Her okuyan Don Kişot’laşır,yani gurur olur, feragat olur. Don Kişot istikbale taşan mazi. Hatta bazen tek başına hak ve hakikat. İnsanların zincire vurulmasına tahammülü yok.
Proust devam ediyor: “Okuma zihni hayatı uyandırmak, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak.” Doğru zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan. “Aydın okumak için okur. Kitaba kitap olduğu için prestij eder. Bulduğunu yükler hafızasına, sunduramaz, hayatına katamaz. Kendi kendini zehirler. Bu fetişist saygı zararlıdır, ama çok yaygındır da. Bu “edebi hastalığa” büyük adamlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan temas etmedikleri zaman kitaplarla beraber olmaktan hoşlanırlar. Zaten kitaplar da onlar için yazılmış değil mi? Büyük zekalar kitabidirler. Ama bu kitabiliğin bir kusur olmasına mani değildir. Kitabilik, zekadan çok hassasiyet için tehlikeli. Dahi her okuduğunu, temasül eder, kendi malı olur fikirler. Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır.”
Yazar söylediklerini, şöyle hülasa ediyor: “Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekasını mahveder. Okumak, sayfanın bütününü, cümleleri kelimeleri anlamaktır. Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk okuyan dikkatini teksif edemez.”
Proust’a dönelim: “Okumak da bir dostluk kurmak. Diğer dostluklardan farkı samimiyetinde. Kitaplarda merasime ihtiyaç yok. İstersek akşamı onlarla geçiririz. İstersen çok defa istemeyerek ayrılırız onlardan: Hakkımızda ne düşünecekler? Acaba bir patavatsızlık yaptık mı? Hoşlandılar mı bizden? Saf ve sakin bir dostluk. Ne deyişe luzüm var, ne güzelliğe. Sukut içinde bir kaynaşma.
Günümüzün “taşlamacısı”, akbabalara yaranmak için güvercinlere saldılan bir maskara.
Kanun, eski Yunan’dan beri “büyük sineklerin yırtıp geçtiği küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı”. Machiavelli, insanlığı ikiye ayırır: tarihi yapanlar, tarihin malzemeleri. Çobanla sürü.
Bütün kanun koyucular, Solan, Muhammet veya Napolyon, suçludurlar. Suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gösterilen yasaları çiğnemişlerdir. Kan dökmekten de çekinmemişlerdir bu uğurda. Yeni bir hakikatin, yeni bir düzenin müjdecisi olmak isteyen, bir kelimeyle söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.
Din, bir susuzluk, sonsuza karşı duyulan özlem. Bilgi değil, aşk. Aşk öğretilir mi? Dini, mektebe sokmak yanlış. O, dost bir iklimde kendiliğinden çiçeklenmeli.
Kitaplar kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kalpler, kadınlar, şehirler metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.