Özgür, bağımsız bir birey olarak insan kavramı Avrupa kültürü için tamamen yabancıydı. Avrupa kültürü köklerine kadar bir kabilecilik kültürü idi; Avrupa düşüncesinde, kabile kimlikte, birimdi, insan sadece onun genişleyebilen hücrelerinden biriydi. Bu durum yönetenlere ve serflere benzer bir şekilde yansıdı: yönetenler sahip oldukları ayrıcalıklara, ancak kabileye sundukları hizmetlerin (soylu olarak kabul edilen hizmetlerin) yani silahlı gücün veya askeri savunmanın erdeminden dolayı sahip olduklarına inandırıldılar. Fakat soylu bir insan tıpkı bir serf kadar kabilenin bir malıydı: hayatı ve mülkiyeti krala aitti.
Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal
·22 quotes
Üretim, aklın hayatta kalma problemine uygulanmasıdır.
Kapitalizm, tüm mülkiyetin özel olarak sahiplenildiği, mülkiyet hakları da dahil bireysel hakları tanımaya dayalı olan sosyal bir sistemdir.
Fakat “çoğunluğun faydası” da sadece bir aldatmaca ve hayaldir: aslında bir bireyin haklarının ihlali, tüm hakların ortadan kaldırılması anlamına geldiğinden, bu durum çaresiz çoğunluğu fiziksel güç ile yönetmeye yönelen herhangi bir çetenin kucağına atar; ta ki bu çete de kendini “toplumun sesi” olarak gören ve aynı araçları kullanan bir başka çete tarafından alaşağı edilene kadar.
Kubbet aracılığıyla üstünlük elde etme girişimi, bir kişiye gözlerini kör etmesi karşılığında bir resim galerisi verme girişimi gibidir.
Kanunla uygulanan serbest rekabet kavramı, terim olarak saçma bir çelişkidir. İnsanları bir silahla özgür olmaya zorlama anlamına gelir. İnsanların özgürlüğünü sorumsuz bürokratik fermanların keyfi yönetimiyle korumak anlamına gelir.
Rekabeti yasaya bağlamanın hiçbir yolu yoktur; kimin, kiminle rekabet etmesi gerektiğinin bir alanda kaç tane rakibin bulunması gerektiğinin, bunların nispi güçlerinin veya sözde “ilgili pazarlarının” ne olması gerektiğinin, bunların hangi fiyatları istemesi gerektiğinin, hangi rekabet metotlarının “adil”, hangilerinin “adaletsiz” olduğunun belirlenebileceği hiçbir standart yoktur. Bunların hiçbiri cevaplanamaz; standart yoktur. Bunların hiçbiri cevaplanamaz; çünkü bunlar kesinlikle sadece bir serbest piyasa mekanizmasıyla cevaplanabilecek sözlerdir.
O zamanlar (bugün de olduğu gibi) kendi başlarına bırakıldıklarında işletmelerin mutlaka, keyfi güç ile donatılan bir kurum haline geleceği iddia edilmekteydi. Acaba bu iddia geçerli midir? İç Savaş sonrası dönem yeni bir keyfi güç şekli mi doğurdu? Yoksa, işletmeler sadece bu gücün uygulanabileceği yeni bir saha oluştururken, hükümet böyle bir gücün kaynağı olmaya devam mı etti? Bu, en önemli tarihi sorudur.
Yayın kanalları kaosu bir hür teşebbüs değil bakat bir anarşi örneği idi. Bu kaos, özel mülkiyet hakları tarafından değil, fakat bizzat bu hakların olmayışı tarafından oluşturulmuştur. Bu örnek, kapitalizmin niçin anarşi ile uyuşmaz olduğunu, niçin insanların bir hükümete ihtiyaç duyduğunu ve bir hükümetin doğru fonksiyonunun ne olduğunu göstermiştir. İhtiyaç duyulan şey kontroller değil, yasallık idi.
Bahsedşkeb yukkarda isteyenin istediği frekanstan yayın yaptığı, istediği kişinin yayınına engel olduğu, kimsenin müdahele edemediği bir kaos alanı idi. Bazı profesyönel yayıncılar özel anlaşmalarla kendi frekanslarını bölmeye çalıştılar, fakat bunu diğerleri üzerinde uygulayamadılar; zarar verici uygulamalarda bulunan amatör serserilerin müdahelesi ile mücadele edemediler. Burada Ayn Rand, radyonun hükümetçe sahiplenilmesini eleştiriyor ve insanların yaşanan kaosu devleti doğrulaması argümanını eleştiriyor. Çözüm olarak devletin yasallıkla ilk gelen ilk alır mantığıyla paylaştırma yapıp koruma sağlamasını öneriyor. Devlet işçileri veya tekelleştirmeye karşı koruma sağlarken bunun adı müdahele, güç uygulama, radyo olayında ise bu koruma yasallık olarak tanımlanmış. Devletin serbest girişimi koruyan ve sadece mantık ve finansa dayanan savaşta hakem olarak görev yapması tanımlanmış.
Bir ideolojisi olmayan bir çoğunluk, birileri tarafından ele geçirilmeye mahkum çaresiz bir kalabalıktır.
1917’de Rus köylüleri “Toprak ve Özgürlük” talep ediyorlardı. Fakat elde ettikleri Lenin ve Stalin idi. 1933’te Almantar “Yaşayacak Alan” istiyorlard. Fakat elde ettikleri Hitler idi. 1933’te Fransızlar “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” istiyorlardı. Aldıkları Napolyon oldu. 1776’da Amerikalılar “İnsan Hakları” diye bağırıyorlardı ve siyaset felsefecilerinin önderliğinde onu elde ettiler.
İki temel şey hakkındaki kaçınmacılığı gizlemektedir. a-) üretim ve zenginlik insan zekasının ürünüdür ve b-) hükümet gücü fiziksel güç ile uygulanan ezici bir güçtür. Bu iki gerçek kabullenildiği zaman, çıkarılacak sonuç kaçınılmazdır: zeka baskı altında çalışamaz ve insan aklı bir silah dayatmasıyla işlemez.
Bir insanın (veya bir kültürün) entellektüel veya ahlaki bozulmasına başlıca belirtilerden birisi, bizyon ve amaçlarının sadece içinde bulunulan an ile ilgili somut şeylere indirgenmesidir.
Teknik, bazı haklı kavramların yerini alması ve onları ortadan kaldırması için suni, gereksiz ve (rasyonel olarak) kullanılamaz bir terim oluşturmayla ilgilidir. Bu terim bir kavram gibi görünen, fakat herhangi bir mantıksal algılama düzeninden veya bağlamından alınmış, ferdi, bağdaşmaz, çelişkili elementlerin bir “toptancılığını” (yaklaşık olarak) tanımlayıcı karakteri daima esaslar dışında bir şey olan bir “toptancılığı” temsil eder. Asıl karakterinin esaslara dayanmaması bu kandırmacanın özüdür.
Size bir tanımın amacının, tek bir kavram altına giren şeyleri, var olan diğer tüm şeylerden ayırmak olduğunu hatırlatayım; ve bu nedenle, tanımlayıcı karakter daima, onları diğer her şeyden ayıran bu esas nitelik olmalıdır.
Bugün hiçbir ideolojik eğilim yoktur. İdeoloji yoktur. Siyasi prensipler, teoriler, idealler ve felsefe yoktur. Hiçbir yön, amaç, pusula, gelecek vizyonu, entellektüel liderlik unsuru yoktur. Bugünün kültürüne egemen olan duygusal unsurlar var mıdır? Evet, bir tane vardır. Korku.
Zıt prensipler arasında bir buluşma noktası, bir orta yol, bir uzlaşma olamaz. Akıl ve ahlak alanında “ılımlılık” diye bir şey olamaz. Fakat akıl ve ahlak, “Konsensüs ve Hükümet” fikrinin kesin olarak ortadan kaldırdığı iki kavramdır. Bu fikrin savunucuları bu aşamada hiçbir uzlaşma sağlamayan bir fikrin “aşırılık” olduğunu herhangi bir tip “aşırılığın” ve herhangi bir “uzlaşmazlığın kötü olduğunu, konsensüsün sadece “ılımlılığa” müsade eden fikirleri “kapsayacağını” ve “ılımlılığın” akıl ve ahlakın yerini alan üstün bir erdem olduğunu söyleyeceklerdir.
Karma bir ekonomi için tek tehlike herhangi bir tavizsiz değer, erdem veya fikirdir. Tek tehdit uzlaşmaz kişi, grup veya harekettir. Tek düşman bütünlüktür.
Şu anki Yönetimimizi düşünün. Başkan Johnson’ın bir felsefe düşünürü olmadığını söylersem adil olmamakla suçlanacağımı sanmıyorum. Hayır, o bir faşist, bir sosyalist, bir kapitalizm taraftarı değildir. İdeolojik olarak, o hiçbir belli şey değildir. O bir politikacıdır, çok tehlikeli olan ancak şu anki durumumuza çok uygun bir fenomendir. O neredeyse bir hayaldir; karma bir ekonominin mükemmel bir lideri için tipik bir örnektir, güç uğruna güçten hoşlanan, baskı gruplarını yönlendirme, onları birbirine karşı kullanma oyununda usta olan, gülücükler, kaş çatmalar, kıyaklar, bilhassa da ani kıyaklar dağıtma işini seven, bizyonu bir sonraki seçimden öteye uzanmayan bir kişidir.
Pragmatizm hiçbir nesnel realite veya kalıcı doğru olmadığını, mutlak prensiplerin bulunmadığını, hiçbir geçerli soyutluk, hiçbir sağlam kavram bulunmadığını, her şeyin göz kararı denebileceğini, nesnelliğin kollektif öznellik içerdiğini, insanlar neyi isterse doğrunun o olduğunu, insanların neyin var olmasını isterse onun var olduğunu (bir konsensüs böyle demesi şartıyla) savunan bir felsefedir.
Sanki her bir ders, her bir kişinin sadece o dilde düşünmesini gerektiren, başka bir dille anlatılıyor, bu dillerin hiçbirinin bir sözlüğü bulunmuyor. Sonuç-kişinin razı olmaya çalıştığı ölçüde - entellektüel çözülmedir. Buna, bilginin nasıl entegre edileceğine dair herhangi bir soru reddedilirken, aşağılanırken ve caydırılırken, bir deste öüretilen materyallerin diğerleriyle çalışacak şekilde, her bir konunun havada asılı kalacak ve bağlamsız olarak kabul edilmesine yol açacak şekilde “sistem kurmaya”, yani bilgiyi entegre etme karşı çıkmayı ekleyin. Buna, keyfi, anlamsız, rastgele müfredat yığınını, herhangi bir hiyerarşik bilgi yargısının olmayışını, herhangi bir düzen, süreklilik veya gerekçe bulunmayışını; ilgilisiz ve gereksiz ayrıntıları, derslerin ve hedefi olmayan araştırmaların karmaşıklığını; her şeyde bulunan anlamsızlığı; küstahça itiraf edilmiş akıl dışılığı; ve bunun sonu olarak öğrenmeden ziyade ezberlemeyi, anlamadan ziyade ezbere söylemeyi, kişinin bir sonraki sınavı geçmeye yetecek miktarda aklında tuttuğu tanımsız bir jarkon kakafonisini ekleyin.